Temiz Enerji ve Çevre

Temiz Enerji ve Çevre

Ortak gezegenimiz olan dünyanın yaşı ve dünya üzerindeki insanlığın varoluşunu düşündüğümüzde aslında ne kadar da kısa bir zamandır bu gezegende yaşadığımız ortaya çıkıyor. Eğer dünya ortalama insan yaşlarında bir anne olsaydı insanlık henüz onun yeni doğmuş, kendi başına yürüyemeyen, beslenemeyen ya da konuşamayan bir bebeği olurdu.

Bu bakış açısıyla dünyadaki insanlık tarihinin henüz çok yeni olduğu görülse de gezegenimize verdiğimiz insan kaynaklı zararlar maalesef kritik eşiği açmış durumdadır. Sanayi devrimi ve sonrasında gelen savaşlar ile (özellikle ikinci dünya savaşından sonra) şu anda içinde bulunduğumuz iklim krizi ortaya çıkmıştır. Artık bizim gibi kuzey yarım kürede yaşayan toplumların da günlük hayatını etkilemeye başlayan olumsuz iklim olayları, büyüme ve gelişme hırsıyla çok da düşünmek istemediğimiz gerçeklikler için daha fazla geç kalmadan harekete geçmemiz gerektiğini göstermektedir.

Oluşan iklim krizine karşı yapılması gerekenleri anlayabilmek ve gereken adımları atabilmek için mevcut durumu oluşturan etmenleri göz önüne koymamız gerekmektedir. Öncelikle gezegenimizin çeşitli yerlerinde içilebilir su miktarların azalması veya yok olması, daha önce görülmemiş hava olayların görülmesi, mevsimlerin artık eskisi gibi yaşanmamasının ana nedeni olarak dünyamızın aşırı ısınmaya başlamasını söyleyebiliriz. Küresel ısınma olarak tanımlanın bu durumun dünyamızı artık yeni bir evreye soktuğunu bu konu hakkında çalışan bilim insanları uzun zamandır belirtmektedir. Dünyamızın aşırı ısınmasına neden olan ana faktör ise sera gazı etkisidir. Sera gazı etkisi, dünya üzerine gelen ışınları tutucu ve yansıtıcı gazların artması ve bunun sonucu olarak dünyanın bir serada olduğu gibi ısısının artması ile açıklanabilir. Bu ışın tutucu ve yansıtıcı gazların belki de en önemlisi karbondioksit (CO2)’tir. Gezegenimizdeki karbondioksit miktarını arttıran ana faktör ise fosil yakıtların kullanılmasıdır. Sanayi devrimiyle başlayan ve dünya savaşları sonrasında gittikçe artan rekabetçi, büyüme odaklı ve dolayısıyla tüketim odaklı merkezi politikalar ile binlerce yıldır yer altında kalan doğal gaz, kömür, petrol gibi fosil yakıt kaynakları hızlı ve kontrolsüz bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu kullanım sonrasında doğaya salınan gazların hızlı artışı ise gezegenimizin şu anda içinde bulunduğu iklim krizini ortaya çıkaran en büyük etkenlerdendir.

Günümüz dünyasındaki birincil enerji tüketimlerine bakıldığında fosil yakıtların toplam enerji kaynaklarının 80%’ini oluşturduğunu görmekteyiz. Ne yazık ki ülkemizde ise birincil enerji tüketiminde fosil yakıt kullanımın 90%’lara dayandığını biliyoruz. Türkiye’de tüketilen enerjinin sektörlere dağılımına baktığımızda ise karşımıza dört ana tüketim biçimi çıkıyor. Bunlar; çevrim ve enerji sektörü, sanayi, ulaştırma ve konuttur. Bu dört ana etmen Türkiye’de tüketilen enerjinin yaklaşık 85%’ini oluşturmaktadır. Aynı zamanda ülkemizde üretilen elektriğin yaklaşık 67% yine fosil kaynakların kullanımı ile sağlanmaktadır.

Bu rakamlar bize ne anlatıyor?

Dünyadaki ve ülkemizde enerji üretim ve tüketim biçimlerinde baktığımızda fosil yakıtların ne kadar fazla olduğunu yukarıda belirtilen rakamlar göstermektedir. Mevcut durumda elektrik enerjisi üretmek için dahi ithal kömür veya doğal gaz kullanmaktayız. Maalesef merkezi yönetim ve karar vericiler kömür madenlerinin arttırılması ve kullanımının artması yönünde politikalar üretmeye devam etmektedir. Ancak enerji üretim ve tüketim biçimlerimizi değiştirmek ve dönüştürmek zorunda olduğumuzu bir an evvel kabullenip bu oluşan duruma karşı temiz enerji kaynaklarının artırımı, enerji verimliliği ve enerji tasarrufu konularında etkili politikaların bir an evvel hayata geçirilmesi gerekmektedir. Ülkemizde tüketilen enerjinin sektörlere göre dağılımına baktığımızda iklim krizinin önüne geçebilmek için birçok yöntem karşımıza çıkmaktadır. Elektrik üretiminde fosil kaynakların azaltılması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının arttırılması, ulaşımda planlı ve toplu taşıma odaklı politikaların benimsenmesi, sanayide enerji ağırlıklı üretim biçiminin dönüştürülmesi ve binalarda enerji verimli yöntemlerin benimsenmesi akla ilk gelen seçeneklerdendir. Enerji tüketim biçimimizin değiştirilmesi dışında yerel ve yenilenebilir enerji kooperatifleri gibi temiz ve katılımcı enerji üretim biçimlerinin de yaşadığımız alanlarda hayata geçmesi oldukça önemlidir. Her ne kadar enerji verimli sistemlerin kullanılması, enerji tasarrufu uygulamalarının hayata geçirilmesi önemli olsa da enerji üretim şeklinin fosil yakıtlar kullanımı olmadan gerçekleşmesi yaşadığımız iklim krizinin etkilerinin azaltılması için en önemli etken olarak karşımızda durmaktadır.

Günümüzde temiz enerji kaynakları olarak gösterilen hidroelektrik santraller, jeotermal santraller, rüzgar enerji sistemleri, güneş enerji santralleri gibi enerji üretim kaynaklarının da kurulma ve işletilmesi aşamasında doğaya karşı yıkıcı etkilerinin olduğunu görmekteyiz. Buna ek olarak fosil yakıt kullanımı ile enerji üretimi yapılmadığı için nükleer enerji santrallerinin de temiz enerji olarak tanımlanabildiğini görmekteyiz. Ancak özellikle nükleer santral gibi çevre için büyük risk taşıyan ve sera gazı etkisinin oluşmasında fazla rol almamasına rağmen santralin kurulumu, işletilmesi ve sonrasında kurulu olduğu bölgeye birçok zararı olan enerji üretim sistemlerinin temiz enerji olarak adlandırılması mümkün değildir. Dolayısıyla, üretilen enerjinin temiz enerji olarak tanımlanabilmesi için fosil yakıt tüketiminin azaltılmasının dışında, enerji üretim santralinin kurulu bulunduğu bölgedeki toplulukların karar alma süreçlerine katılımının sağlanması ve uygulanacak olan politikalar üzerinde söz sahibi olabilmesi sağlanmalıdır.

Tüketim odaklı ve sürekli rekabet içinde olan mevcut dünya düzeninin her geçen gün daha fazla enerji ihtiyacı oluşturduğunu görmekteyiz. Ancak şu anda yaşadığımız gibi hayatlarımızı, üretim ve tüketim mekanizmalarımızı sürdürmeye devam edersek, her ne kadar bu gezegenin belki de en genç üyeleri olsak da “hızlı yaşa genç öl” mottosunu hem kendimiz hem de dünyamız için gerçekleştirmiş olacağız. Sürdürülebilir, yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına erişebileceğimiz politikaları yerelden başlayarak merkezi yönetimlerde ve tüm gezegende hayata geçirmek durumundayız.

Sonuç olarak, halihazırda yaşıyor olduğumuz savaşları, büyüme yarışlarını, tüketim hırslarını bir kenara bırakarak kendimizle, birlikte yaşadığımız toplumlarla ve gezegenimizle bir an evvel barışmalıyız.

 “Vandana Shiva-Yeryüzü ile barışmak kim olduğumuzu hatırlamak anlamına gelecektir ve biz yeryüzünün ta kendisiyiz. Onun bir parçasıyız. Gerçek dünyamızda birtakım kıtlıklara biz kendimiz sebebiyet veriyoruz. Bunun arkasına da küresel ısınma ve kuraklık gibi çeşitli kavramlar koyarak arkasına saklanmaya çalışıyoruz.”

 

Mustafa Dehmen